
Yanis Varoufakis – Richard D. Wolff söyleşisinden hareketle
Giriş: Bir sistem kendi sınırlarına mı ulaşıyor?
Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel konumu, yalnızca Washington'ın askeri kapasitesi ya da ekonomik büyüklüğü üzerinden tartışılabilecek bir mesele olmaktan çıktı. Amerikan ekonomisinin artan borçluluğu, toplumsal eşitsizlik, siyasi yabancılaşma, kapitalizmin tekrarlayan krizleri ve küresel güç dengelerindeki değişim, daha temel bir soruyu gündeme getiriyor:
Bu çalışma, Yanis Varoufakis'in Richard D. Wolff ile gerçekleştirdiği Econoclasts söyleşisinin soru-cevap formatından çıkarılarak GörüşDergisi için tematik ve analitik bir makale formunda yeniden düzenlenmesiyle hazırlanmıştır. Metinde yer alan Wolff ve Varoufakis'e ait değerlendirmeler konuşmacıların görüşleridir; makalenin tematik yapısı, dilsel düzenlemesi ve anlatı bütünlüğü ise GörüşDergisi'nin editoryal çalışmasıdır.
Amerikan hegemonyasının mevcut ekonomik ve siyasal modeli kendisini uzun vadede yeniden üretebilecek durumda mı?
Yanis Varoufakis ile Richard D. Wolff'un Econoclasts programındaki söyleşisi, bu soruya özellikle eleştirel politik ekonomi perspektifinden yaklaşıyor. Her iki düşünür de kapitalizmin yapısal sorunlarını, Amerikan hegemonyasının geleceğini ve ABD'de sosyalizm kavramının yeniden gündeme gelmesini tartışıyor.
Bu yazı, söz konusu söyleşiyi soru-cevap biçiminden çıkararak tematik bir analiz çerçevesinde yeniden düzenlemektedir. Buradaki değerlendirmeler, öncelikle Varoufakis ve Wolff'un söyleşide ortaya koyduğu görüşlerin editoryal bir sentezidir; metindeki görüşler konuşmacılara aittir.
Kapitalizmin üç temel sorunu
Richard D. Wolff'un kapitalizme yönelik eleştirisinin merkezinde üç temel başlık bulunuyor: eşitsizlik, istikrarsızlık ve ekolojik tahribat.
Wolff'a göre piyasa kapitalizmi, servet ve gelir dağılımında büyük esitsizliker farklılıklar üretme eğiliminde. Bu eşitsizlikler zaman zaman toplumsal ve siyasal müdahalelerle sınırlandırılsa da, sistemin temel işleyişi değişmediği sürece yeniden ortaya çıkıyor.
Bu yaklaşım açısından 1930'lar önemli bir tarihsel örnek oluşturuyor. 1929 ekonomik çöküşünün ardından Amerika Birleşik Devletleri'nde işsizlik son derece yüksek seviyelere ulaşırken, toplumsal ve siyasal baskı Franklin D. Roosevelt dönemindeki New Deal politikalarının ortaya çıkmasına katkıda bulundu.
Wolff'un anlatısında Sosyal Güvenlik, işsizlik yardımları, asgari ücret ve kamu istihdam programları, kapitalizmin krizinin yarattığı toplumsal baskıya verilen kurumsal yanıtlar olarak görülüyor.
Ancak onun temel tezi burada başlıyor: Bu kazanımlar kalıcı değildi.
1945 sonrasında Amerikan işveren sınıfının New Deal düzenlemelerinin önemli bir bölümünü geri çevirmeye yönelik uzun vadeli bir mücadele yürüttüğünü savunan Wolff, günümüz Amerikan siyasetini de bu tarihsel sürecin devamı olarak değerlendiriyor.
Bu yorumun merkezinde şu soru bulunuyor:
Bir toplum büyük mücadelelerle elde ettiği sosyal ve ekonomik kazanımları kurumsal olarak güvence altına almazsa, bu kazanımlar zaman içerisinde geri alınabilir mi?
Wolff'un yanıtı açıktır: Evet.
New Deal: Krize verilen tarihsel cevap
1929 ekonomik çöküşü yalnızca finansal bir kriz değildi. Wolff'un anlatımında bu dönem, Amerikan toplumunun ekonomik düzeniyle ilgili temel tartışmaların da hızlandığı bir kırılma noktasıdır.
İşsizliğin yükselmesi ve ekonomik güvensizliğin yaygınlaşması, sosyalist ve komünist hareketlerin etkisini artırırken, Roosevelt yönetiminin New Deal politikaları da bu toplumsal baskının oluşturduğu ortam içerisinde şekillendi.
Burada dikkat çekici olan, kapitalizmin kendi krizinin aynı zamanda sistemin reform kapasitesini harekete geçirmesidir.
Ancak söyleşideki yaklaşım, reform ile yapısal dönüşüm arasında önemli bir ayrım yapıyor.
Sosyal demokrat yaklaşım, kapitalizmin daha adil, daha koruyucu ve daha insani bir biçimde düzenlenebileceğini savunabilir. Daha radikal Marksist yaklaşım ise sorunun yalnızca bölüşüm biçiminde değil, üretim sürecinin mülkiyet ve yönetim yapısında bulunduğunu ileri sürer.
Dolayısıyla tartışma yalnızca “devlet insanlara ne kadar yardım etmeli?” sorusundan ibaret değildir.
Daha temel soru şudur:
Üretim sürecinin kendisi kim tarafından ve hangi amaçlarla yönetilmelidir?
Sosyal demokrasi ile sosyalizm arasındaki ayrım
Söyleşinin önemli bölümlerinden biri, “sosyalizm” kavramının farklı anlamlarının birbirinden ayrılmasıdır.
Wolff'a göre bazı insanlar için sosyalizm, devletin toplumun geniş kesimlerine daha iyi sosyal hizmetler sunması anlamına geliyor. Daha güçlü sosyal güvenlik, daha yüksek ücretler veya daha kapsamlı kamu hizmetleri bu yaklaşımın parçaları olabilir.
Buna karşılık daha radikal sosyalist ve Marksist yaklaşım, işletmelerin mülkiyet ve yönetim yapısının değiştirilmesini gündeme getiriyor. Burada işçilerin yalnızca daha iyi ücret alan çalışanlar değil, üretim sürecinin karar mekanizmalarında doğrudan söz sahibi aktörler olması savunuluyor.
Bu ayrım, Amerikan siyasetinde “sosyalizm” kelimesinin neden farklı çevreler tarafından birbirinden oldukça farklı biçimlerde kullanıldığını anlamak açısından önemli.
Dolayısıyla ABD'de sosyalizmin yeniden gündeme gelmesi, tek ve homojen bir ideolojik hareketin yükselişi olarak okunamayabilir.
Aksine, farklı sosyalizm anlayışlarının aynı anda yeniden tartışmaya açılması söz konusu.
Eşitsizlik yalnızca ekonomik değil, siyasi bir mesele
Wolff'un kapitalizm eleştirisinin ikinci boyutu eşitsizlik ile siyasal güç arasındaki ilişkidir.
Servet belirli ellerde yoğunlaştıkça, ekonomik gücün siyasal karar alma süreçleri üzerindeki etkisinin de artabileceğini savunuyor.
Burada mesele yalnızca insanların farklı gelir düzeylerine sahip olması değil.
Ekonomik eşitsizlik, zaman içerisinde siyasi temsil, karar alma ve demokratik güç dağılımı sorunlarına dönüşebilir.
Söyleşide bu nedenle ABD'deki siyasi yabancılaşma ile ekonomik gerileme arasında doğrudan bir bağlantı kuruluyor.
Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin geniş toplum kesimlerini yeterince temsil etmediği yönündeki algının güçlenmesi, Wolff'a göre farklı siyasi yönelimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.
Bu noktada sağ popülizm ile sol sosyalizm aynı toplumsal hoşnutsuzluğun farklı siyasi ifadeleri olarak ele alınıyor.
Ancak bu, iki hareketin aynı ideolojik veya politik hedeflere sahip olduğu anlamına gelmiyor.
Tam tersine, söyleşide vurgulanan nokta şu:
Aynı toplumsal hoşnutsuzluk, birbirinden çok farklı siyasi sonuçlar üretebilir.
Trump dönemi ve sosyalizmin yeniden gündeme gelmesi
Söyleşinin en dikkat çekici tezlerinden biri Richard Wolff'un Donald Trump'ın Amerikan sosyalizminin yeniden gündeme gelmesine dolaylı biçimde katkıda bulunduğu yönündeki değerlendirmesi.
Bu yaklaşım, Trump'ı sosyalist bir aktör olarak tanımlamıyor. Tam tersine, Trump'ın politikalarının Amerikan toplumundaki mevcut siyasi ve ekonomik gerilimleri daha görünür hâle getirdiği ve bunun da sistemin alternatiflerini tartışmaya daha elverişli bir ortam oluşturduğu ileri sürülüyor.
Burada özellikle genç kuşakların sosyalizme yönelik ilgisi üzerinde duruluyor.
Wolff'a göre bu ilginin tamamını klasik anlamda Marksist bir bilinçlenme olarak değerlendirmek doğru olmayabilir. Sosyalizm hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmayan gençler açısından kavram bazen daha basit bir siyasi ifadeyi temsil ediyor:
“Mevcut sistemden memnun değiliz.”
Bu ayrım önemli.
Çünkü bir toplumda sosyalizm kelimesinin daha fazla kullanılmaya başlaması ile toplumun belirli bir sosyalist ekonomik modele yönelik ortak bir program oluşturması aynı şey değildir.
Söyleşinin ortaya koyduğu soru da tam olarak burada beliriyor:
Amerikan toplumundaki mevcut hoşnutsuzluk, kalıcı bir siyasi harekete dönüşebilir mi?
Wolff bunun mümkün olduğunu düşünüyor; ancak bunun hangi yönde gelişeceğinin henüz belli olmadığını da kabul ediyor.
Amerikan hegemonyasının borç paradoksu
Varoufakis'in söyleşide geliştirdiği önemli argümanlardan biri, Amerikan hegemonyası ile ABD'nin artan borçluluğu arasındaki ilişki üzerine.
Yaygın yaklaşım, yüksek borç seviyelerini Amerikan ekonomik gücünün zayıflığının bir göstergesi olarak görebilir.
Varoufakis ise farklı bir ilişki kuruyor.
ABD dolarının uluslararası rezerv para niteliği, Amerikan ekonomisine küresel ölçekte önemli bir finansal avantaj sağlıyor. ABD'nin dış ticaret açıkları yoluyla dünyaya yayılan dolarlar, başka ülkelerin ve şirketlerin elinde birikerek yeniden Amerikan finansal varlıklarına ve kamu borçlanma araçlarına yöneliyor.
Bu nedenle Varoufakis açısından Amerikan borcu, yalnızca hegemonyanın sonucu değil; aynı zamanda hegemonik sistemin işleyiş mekanizmalarından biri.
Bu, Amerikan ekonomik modelinin önemli paradokslarından birini ortaya çıkarıyor:
ABD dünyanın geri kalanından sürekli kaynak ve mal çekebilirken, bu sistemin finansal karşılığı yine Amerikan varlıklarına dönüyor.
Dolayısıyla Amerikan hegemonyası ile borçluluk birbirinin karşıtı olmaktan ziyade, belirli ölçülerde birbirini besleyen süreçler olarak görülebiliyor.
Kriz kapitalizmin istisnası mı, parçası mı?
Söyleşinin en temel teorik tartışmalarından biri de ekonomik krizlerin kapitalizmin dışından gelen olağanüstü olaylar mı, yoksa sistemin işleyişinin parçası mı olduğu sorusu.
Wolff, ekonomik durgunlukların ve krizlerin tekrarlayan niteliğine dikkat çekiyor.
Varoufakis ise bunu daha ileri götürerek kriz ve çöküşlerin kapitalist tarihin olağan unsurları olduğunu savunuyor.
Bu perspektif açısından 2000, 2008 ve 2020 gibi krizler yalnızca birbirinden bağımsız olaylar değildir. Kapitalist ekonominin istikrarsızlık üretme kapasitesinin farklı dönemlerde ortaya çıkan örnekleri olarak değerlendirilir.
Burada önemli olan, krizin varlığı kadar, sistemin kriz karşısında kendisini yeniden düzenleyebilme kapasitesidir.
Kapitalizmin tarih boyunca gösterdiği dayanıklılığın temelinde de bu kapasite bulunuyor.
Dolayısıyla kapitalizmin geleceği tartışılırken yalnızca “kriz olacak mı?” sorusu değil, “sistem krizlerini nasıl yönetiyor ve bu krizlerden sonra kendisini nasıl yeniden üretiyor?” sorusu da önem kazanıyor.
Wolff'un söyleşide yaptığı önemli bir öz-eleştiri de burada ortaya çıkıyor: Kapitalizmin eleştirmenlerinin zaman zaman sistemin sonunu olduğundan daha erken görme eğiliminde olabileceğini kabul ediyor.
Bu, söyleşinin kendi içindeki önemli denge unsurlarından biri.
Amerikan gücünün sınırları: Askeri ve yumuşak güç
Wolff, Amerikan hegemonyasının gerilediği yönündeki görüşünü yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamıyor.
Vietnam, Afganistan ve Irak savaşlarını Amerikan askeri gücünün sınırlarını gösteren örnekler olarak ele alıyor. İran ve Ukrayna konusundaki gelişmeleri de bu bağlamda tartışıyor.
Wolff'a göre bir büyük gücün askeri kapasitesi kadar önemli olan bir başka unsur da yumuşak güçtür.
Bir ülkenin başka toplumlar tarafından cazip, güvenilir veya örnek alınabilir görülmesi, yalnızca diplomatik ilişkiler açısından değil, uzun vadeli hegemonya açısından da önem taşır.
Bu nedenle Amerikan gücündeki olası değişim yalnızca tank, uçak, füze veya askeri bütçeler üzerinden okunamaz.
Bir ülkenin kültürel ve ekonomik modelinin başka toplumlar üzerindeki çekim gücü de hegemonik kapasitenin önemli bir parçasıdır.
Wolff, Trump döneminin özellikle Kanada ve Meksika ile ilişkilerde yarattığı gerilimleri de bu açıdan yorumluyor.
Burada temel soru şudur:
Bir ülke ekonomik ve askeri olarak güçlü kalırken, aynı zamanda siyasi ve kültürel çekim gücünü kaybetmeye başlayabilir mi?
“Amerika zirveyi geçti” tezi
Wolff'un söyleşideki en açık tezlerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel gücünde bir zirvenin geride kaldığı ve Amerikan imparatorluğunun gerileme dönemine girdiği yönündeki değerlendirmesidir.
Ancak aynı konuşmada bunun karşısında önemli bir teorik uyarı da bulunuyor.
Kapitalizmin eleştirmenleri, sistemi eleştirdikleri için onun sonunu erken görmeye yatkın olabilirler.
Bu nedenle Amerikan hegemonyasının gerçekten sona ermekte olduğu sonucuna doğrudan ulaşmak yerine, daha dikkatli bir soru sormak mümkün:
Amerikan hegemonyasının bugünkü biçimi, geçmişte olduğu gibi kendisini yeniden üretebilecek mekanizmalara hâlâ sahip mi?
Bu soru, yalnızca ABD'nin ekonomik büyüklüğünü değil, dolar sistemini, finansal piyasaları, teknolojik üstünlüğü, askeri kapasiteyi, ittifak ilişkilerini ve kültürel çekim gücünü birlikte değerlendirmeyi gerektiriyor.
Teknoloji, “teknofeodalizm” ve yeni ekonomik güç
Varoufakis, günümüz kapitalizmini açıklamak için “teknofeodalizm” kavramına da başvuruyor.
Onun yaklaşımında büyük teknoloji şirketlerinin yükselişi, klasik piyasa mekanizmalarının dönüşümüne işaret ediyor.
Bulut (cloud) altyapıları ve dijital platformlar üzerinden elde edilen gelirlerin, geleneksel kâr mekanizmalarından farklı bir ekonomik güç biçimi oluşturduğu ileri sürülüyor.
Bu yaklaşımın temel sorusu şu:
Dijital platformları ve veri altyapılarını kontrol eden şirketler, klasik kapitalist işletmelerden farklı bir ekonomik güç biçimi mi yaratıyor?
Bu tartışma, Marx'ın 19. yüzyılda geliştirdiği kavramların 21. yüzyılın dijital ekonomisini anlamak için nasıl yeniden yorumlanabileceği sorusunu da beraberinde getiriyor.
Wolff'un yaklaşımı burada özellikle dikkat çekici:
Marx'ın yaşadığı dönemin ekonomik kurumları ortadan kalkmış olsa bile, Marx'ın üretim, mülkiyet, güç ve sınıf ilişkilerini sorgulama biçimi yeni ekonomik yapıları analiz etmek için kullanılabilir.
Ekonomi eğitimi ve eleştirel düşünce
Söyleşinin son bölümü, ekonomi eğitimi üzerine daha geniş bir tartışmaya açılıyor.
Varoufakis ve Wolff, üniversitelerde öğretilen ana akım ekonomi teorilerinin gerçek dünyadaki kapitalist ilişkileri açıklamakta yetersiz kalabildiğini savunuyor.
Burada özellikle neoklasik mikroekonomi ve Keynesyen makroekonomi ile Marksist ekonomi arasındaki ayrım tartışılıyor.
Wolff'un önerisi, öğrencilerin yalnızca tek bir teorik çerçeveye bağlı kalmaması.
Ona göre Marx'ı anlamak, yalnızca Marksist olmak anlamına gelmiyor. Marx'ın ortaya koyduğu sorular, üretim ilişkilerini, mülkiyeti ve ekonomik gücü başka açılardan düşünmek için kullanılabilir.
Bu nedenle Wolff, öğrencilerin Kapital ve Marksist literatürü incelemelerini öneriyor; ancak bunu eleştirel biçimde yapmaları gerektiğini de özellikle belirtiyor.
Başka bir ifadeyle mesele, bir teoriyi başka bir teorinin yerine koymak değil.
Mesele, farklı teorik çerçevelerin hangi sorulara cevap verebildiğini, hangi soruları cevapsız bıraktığını ve hangi varsayımlara dayandığını görebilecek bir düşünme biçimi geliştirmek.
Bu yaklaşım, söyleşinin belki de en genel mesajını oluşturuyor:
Ekonomiyi anlamak yalnızca modelleri öğrenmek değil, ekonominin arkasındaki güç ilişkilerini ve varsayımları sorgulamaktır.
Sonuç: Sorunun kendisi değişiyor
Varoufakis ve Wolff'un söyleşisi, Amerikan ekonomisi ve siyasetindeki gelişmeleri yalnızca Trump, Demokratlar, Cumhuriyetçiler veya günlük siyasi çatışmalar üzerinden okumayı reddeden daha geniş bir çerçeve sunuyor.
Bu çerçevede ekonomik eşitsizlik, siyasi yabancılaşma, borçluluk, küresel güç, teknolojik dönüşüm ve sosyalizmin yeniden tartışmaya açılması birbirinden bağımsız gelişmeler değil.
Bunların tümü, daha temel bir sorunun farklı yüzleri olarak görülüyor:
Amerikan toplumunun mevcut ekonomik ve siyasal düzeni kendisini hangi koşullarda yeniden üretebilir?
Wolff'un yaklaşımında kapitalizmin geleceği sorgulanabilir bir mesele. Varoufakis ise Amerikan hegemonyasının borç, finans ve küresel ekonomik ilişkiler üzerinden nasıl sürdürüldüğüne dikkat çekiyor.
Ancak söyleşinin belki de en önemli tarafı, tek bir cevap vermekten çok soruların çerçevesini değiştirmesi.
Kapitalizm gerçekten tarihsel olarak aşılabilir bir sistem mi?
Amerikan hegemonyası gerçekten bir gerileme dönemine mi girdi, yoksa kendisini yeni koşullara uyarlayarak yeniden mi üretiyor?
ABD'deki sosyalizm tartışması kalıcı bir ideolojik dönüşümün başlangıcı mı, yoksa mevcut siyasi düzene yönelik geçici bir toplumsal tepki mi?
Ve daha temel bir soru:
Bir toplum mevcut ekonomik düzeninden giderek daha fazla memnuniyetsizlik duyduğunda, bunun sonucu ne olur?
Bu soruların henüz kesin cevapları yok.
Ancak Varoufakis ile Wolff'un söyleşisi, bu soruların artık Amerikan siyasetinin ve ekonomisinin kenarında değil, giderek daha görünür bir biçimde merkezinde yer aldığını ileri sürüyor.
Burada GörüşDergisi açısından önemli olan da tam burada başlıyor: Bir görüşü benimsemek ya da reddetmekten önce, o görüşün hangi tarihsel deneyimlerden, ekonomik ilişkilerden ve teorik varsayımlardan hareket ettiğini anlamak.
Çünkü bazen asıl mesele, hangi cevabın doğru olduğunu hemen ilan etmek değil; doğru soruyu daha açık biçimde sorabilmektir.
Kaynak ve editoryal not
Bu çalışma, Yanis Varoufakis'in Richard D. Wolff ile gerçekleştirdiği Econoclasts söyleşisinin soru-cevap formatından çıkarılarak GörüşDergisi için tematik ve analitik bir makale formunda yeniden düzenlenmesiyle hazırlanmıştır. Metinde yer alan Wolff ve Varoufakis'e ait değerlendirmeler konuşmacıların görüşleridir; makalenin tematik yapısı, dilsel düzenlemesi ve anlatı bütünlüğü ise GörüşDergisi'nin editoryal çalışmasıdır.
Kaynak: Yanis Varoufakis & Richard D. Wolff, The Econoclasts söyleşisi, “Amerika Sessizce Dünyayı Kaybediyor” başlıklı Ingilizcde söylesi:
Amerikan hegemonyası
Anahtar Kelimeler:
Amerikan hegemonyası, ABD ekonomisi, Amerikan kapitalizmi, kapitalizmin krizi, Richard D. Wolff, Yanis Varoufakis, sosyalizm, ABD'de sosyalizm, ekonomik eşitsizlik, Amerikan ekonomisi, New Deal, neoliberalizm, küresel ekonomi, Amerikan imparatorluğu, siyasi yabancılaşma, kapitalizm ve kriz, ABD'nin küresel gücü
Dünya / Ekonomi / Fikir ve Analiz
ABD, Amerikan hegemonyası, kapitalizm, sosyalizm, Richard Wolff, Yanis Varoufakis, ekonomi, eşitsizlik, New Deal, küresel düzen
Okur Yorumları (0)
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.